Tarihi Yarımada / Historical Peninsula
- Esma Nur Kamar
- 9 Haz 2020
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 2 Ara 2020
İstanbul, tarihini ve içinde yaşanan her olayın ihtişamını onu anlamaya çalışan herkese hissettirir. Dünya üzerinde gezilecek ve görülecek çok fazla alternatif var, fakat tattığımız her yer bize tecrübelerimizi daha sonra aynı heyecanla aktarabilme gücünü armağan etmiyor. Burası bir kez olsun ziyaret edebilen herkesin içinde hissettirdiği duyguları unutmadığı ve aynı etkiyle aktarabildiği bir şehir.

Şehri keşfetmeye ve gezmeye başlama serüvenimiz Fatih'de bulunan Karagümrük Stadının yanında başlıyor, stadda büyük ihtimalle o gün maç var çünkü etrafı polislerle ve formalı bir çok gençle dolu. Sultanahmet Meydanı'na doğru devam ediyoruz. Duraklar geçtikçe henüz yolculuğumuzun başındayken fark ediyoruz ki, İstanbul semtlerine göre insan profillerinin de çok farklı olduğu bir şehir.

Karagümrük insanı hep daha sert mizaçlıdır, geçmişte şehrin bu semti mafyacılık ve çeşitli çetelerle çok sık anılırmış. Şehrin insanları içinde büyüdüğü kültüre dair bir şekillendirme yeteneği var. Taksim /Pera geçmişte sıklıkla levantenlerin bulunduğu semtlermiş, aradan yüzyıllar geçse de İstiklal Caddesine bir akşam üzeri yürürken bu sokaklarda yabancılığın esintisini sezebiliyoruz. Eminönü'nde art arda dizilmiş rakip balıkçıların pazarlama nidalarını duyuyoruz, bir turist bize yol soruyor.

Tramvaydan inip Gülhane Parkından yürüyerek Sultanahmet Meydanı 'na geçiyoruz. Gülhane Parkı tarihte halka duyuruların yapıldığı, şarkılara konu olmuş, yeşilin ve turistlerin mısırlarına göz diken kargaların hakim olduğu bir park. Osmanhamdibey Yokuşunu çıkıp Topkapı Sarayı'nın avlusundan geçtikten sonra Sultanahmet Meydanına çıkıyoruz.

Tüm şehir gezimizin asıl odak noktası olan, dünya mimarlık tarihinin en önemli eserlerinden birisi karşımızda; Ayasofya. Anlamı 'Kutsal bilgelik'' olan ve topografyasıyla olan uyumundan dolayı sanki üzerine inşa edilmiş gibi değil de toprağın yükselişi gibi hissettiren bu eser 6. yüzyıldan beri İstanbul'da. Ayasofyanın şehrin kalbi olduğunu söylerler, gördükten sonra bu efsane bize daha aitlik hissettiriyor. Fatih Sultan Mehmet ve müjdelenmiş ordusu Constantinopolis'i fethettiklerinde Sultan Ayasofya'yı savaşın kılıç hakkı ilan ediyor ve o zamanlar Avrupa'nın en büyük kilisesi olan bu yapıyı İstanbul'un fethinin sembolü olarak camiye çeviriyor. Şu an müze olarak kullanılan mabedin duvarlarının kederden kırmızı tonlara büründüğünü de diğer bir efsane olarak duyuyoruz.
İstanbul ve Suriçi keşfetmek için her zaman bir şeyler bulunacak yerlerdir, fakat biz Ayasofya'ı izlerken hafif bir yağmur bastırıyor ve meydanın yakındaki tarihi Çiğdem Pastanesi'nde sıcak bir kahve içerek gezimizi bugünlük sonlandırıyoruz. İstanbul gezimiz bizlere şehir, kültür, medeniyet kavramlarının yanında mimariyi de ele aldığımız çok şey katıyor. Saffet Emre Tonguç'un da sürekli tekrarladığı gibi ''İstanbul'da yaşamayın İstanbul'u yaşayın'' :)
Comments